10 Ocak 2013 Perşembe

Kedi Toldo




İtalya’nın kuzeyinde bulunan Montagnana kentinde yaşayan Iozzelli Renzo bir yıl önce hayatını kaybetti. Eşi, öldüğü günden sonra ne zaman Renzo’nun mezarına gitse orada hediyeleriyle hazır bekleyen kedi Toldo’yu buluyor.

İtalyan Corriere Fiorentino gazetesinin haberine göre 3 yaşındaki Toldo sahibinin cenazesini evden mezarlığa kadar takip etti. Mezarın yerini öğrenen Toldo Renzo’ya bir yıldır her gün aralarında plastik bardaklar, yapraklar ve sopalar olan çeşitli hediyeler götürüyor.

Renzo’nun eşi Ada gazeteye konuşarak kedilerinin sürekli mezarlığın etrafında dolaştığını söyledi. Ada sözlerine şöyle devam etti: “Bu sabah da Toldo’yla birlikte ziyarete gittik. Dönüşte bir arkadaşıma rastladım ve kediyi sabah da mezarın başında gördğünü söyledi.”

ntvmsnbc

5 Ocak 2013 Cumartesi

Yaşamak Yürek İster

[IMG]

Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci oluşturmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.

Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; "ya sonra" diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; "ya sonra"! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; "ya sonra". Bilinmeyen bir "ya sonra" için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. "Sonrası umurumda bile değil" deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.

Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.

YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ.

OSCAR WILDE - CAN AKIN

21 Ağustos 2012 Salı

Büyük Devlet Olmak

Tayland'daki Osmanlı armasının sırrı
Güney Asya'daki Siam ülkesi Tayland ile Singapur'da İslamiyet yoğun olarak yaşanırken, her iki ülkedeki eserlerde Osmanlı'nın izleri bulunuyor.


PEKİN - Ali İhsan Çam
Dünyada adı İslamiyet'le pek anılmayan ancak İslamiyet'in yoğun olarak yaşandığı ülkelerden biri de Güney Asya'daki Siam ülkesi Tayland.
Dünya'nın turizm merkezlerinden olan ve bu anlamda adından sık sık söz edilen Budist krallığı Tayland'da 8 milyon Müslüman bulunuyor ve Budizmin ardından ikinci büyük din İslamiyet.
Müslümanlar ülkenin güneyindeki Fettani, Cala, Narbitos ve Stul vilayetlerinde yoğunlaşmış olsa da başta başkent Bangkok olmak üzere birçok kentte Budistlerle birlikte yaşıyor.
Tayland'da Müslümanların okul açma, cami yaptırma, fakir Müslüman ailelere yardım ve gençlerin eğitimi gibi çalışmalar ülkedeki tek dini otorite olan "Şeyhülislamlık makamı" üzerinden yürütülüyor.
Ülkede 4 binden fazla cami olduğu belirtilirken, İslami eğitim veren 500 civarında okul olduğu ve bu okulların birçoğunun medrese şeklinde eğitim verdiği kaydediliyor.

İsterlerse dini kanunlar uygulanıyor Tayland'da Müslümanlara istedikleri hallerde İslami kanunlar uygulanıyor ve Müslümanlar kamusal alanda sınırlı olarak kullanılsa da bazı medeni ve resmi işlemlerini dini kanunlara göre uygulama hakkına sahip.
Tayland’da bulunan ve helal damgası kullanmak isteyen tüm firmaların ürünleri ve içerikli laboratuarlarda Müslümanlar tarafından incelendikten sonra helal damgası alabiliyor.
Ülke medyası genel olarak Budistlerin elinde ancak, başkent Bangkok’ta Müslümanlar için 9 televizyon kanalı bulunuyor. Bu kanallar İslami içerikli yayınlar yapıyor.

Osmanlı armalı cami Tayland'da diğer Asya ülkelerine nazaran doğrudan bir Osmanlı etkisi görülmese de Bangkok'ta bulunan Bang Uthit Camisi'nin girişinde dev bir Osmanlı arması bulunuyor.
Bangkok'ta irili ufaklı 200 civarında cami ve mescit bulunduğu söyleniyor ve kentteki en eski camilerden olan Bang Uhdit Camisi'nin girişindeki "Devlet-i Aliyye" arması dikkatli incelendiğinde Sultan II. Abdülhamid'in tuğrası dikkati çekiyor.
Osmanlının son dönemine denk gelen ve Sultan Abdülhamid'in tahtından indirilmesinden 7 sene sonra inşa edilen bu armanın da ilginç bir hikayesi var.
Sultan II. Abdülhamid'in uyguladığı İttihad-ı İslam siyaseti çerçevesinde o dönem tüm dünyadaki Müslümanlar gibi Tayland'daki Müslümanlar da İslam halifesinden haberdar olmuş ve hilafete bağlılıklarını ifade etmişler.
Cami cemaati ve çevredeki Müslümanlar o dönem Siam Krallığı'nın Müslümanları olarak İslam'a ve hilafete bağlılıklarını yinelemek için Sultan ve Halife II. Abdülhamid'den bir nişane talep etmiş.
Talebin ardından Osmanlı'nın Siam Krallığı'na Devlet-i Aliyye kendilerine numune olacak bir arma göndermiş.
Müslüman toplumu da camilerin kapılarının üzerine bu armanın aynısını işleyerek Hilafet merkezine bağlılıklarını ifade etmek istemiş.
Hilafet'in kaldırılmasının ardından ülkede bu uygulamaya son verildiği anlatılıyor ancak Bang Uhdit Camisi'ndeki "Osmanlı nişanesi" tüm ihtişamıyla günümüzde hala muhafaza ediliyor.

Singapur'da İslamiyet Türkiye'den binlerce kilometre uzaklıktaki küçük bir ülke olan Singapur'da İslamiyet ülkenin ana unsurlarından.
Singapur'da her millet kendine has bölge ve mahalleler kurmuş. Ancak bunların arasında en dikkat çekeni şehrin merkezindeki Müslüman bölgesi ve ülkenin en eski camisi Sultan Camisi.
Sultan Camisi'nde ezan sesli olarak okunuyor ve binlerce Müslüman bu bölgedeki sosyal alanlar ve tesislerde vakit geçiriyor.
Müslümanlar kendilerine ait eğitim sistemi ve teşkilatlarıyla birbirlerine bağlı bir topluluk olarak dikkati çekiyor.
Singapur'daki Müslümanların genel nüfusa oranının yüzde 15 olduğu ifade edilirken, Müslümanlar hem sosyal hayatta hem de kamusal alanda ülkedeki en etkin topluluklardan.

A.A

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Veba Hastanesi

Bir İngiliz Amirali, Adolphus Slade'e inanacak olursak, 1820'lerin sonunda Kız Kulesi, 'Veba Hastanesi' olarak kullanılmaktadır,başında da Fransız doktor Antuan Lago vardır. Kız Kulesi, 1829'da çıkan bir kolera salgınında karantina hastanesine dönüştürülür. 20 yıl karantinahane olarak kullanıldıktan sonra bu defa 1857'de deniz feneri olarak kullanılmak üzere Fenerler İdaresi'ne verilir.

Mustafa Armağan/Osmanlı'yı İmparatorluk Yapan Şehir
S:28

Zaman!!!

Abbâs bin Hamza 'rahmetullahu aleyh' buyurdu ki; "Hocam Ahmet bin Ebi'l Havârî, hocası Ebû Süleymân Dârânî'den nakletti: "Bir vaktin insanlarının bozulduğuna alâmet, o insanların korkudan çok ümid içinde olmalarıdır."

Evliyalar Ansiklopedisi 1. Cilt 43. Sayfa.

25 Mayıs 2012 Cuma

Dedikodu


Hünersiz insanlar hünerli insanları görmeye katlanamazlar. Nitekim sokak köpekleri av köpeği gördü mü havlar dururlarda yanına sokulamazlar. Sefil ruhlu insanlarda hünerli biriyle başa çıkamayınca, ruhlarının olanca pisliğiyle dedikoduya sarılırlar.


Sâdi-i Şirâzî/Gülistan
S.222

17 Mart 2012 Cumartesi

Masallardan Sonra?

  Prens prensesi öptü ve kötü kalpli cadının yaptığı büyü bozuldu.Prenses hayata tekrardan gözlerini açtı. Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine.
  İşte mutlu son: Prens ve prenses birbirlerine kavuştu, masalda burada bitti. Tamda başlaması gereken yerde SON. Acaba buradan sonrası, gerçek hayat ismi altında mı ele alınıyor? Buraya kadar herşey güllük, gülistanlık olduğu için mi masal adı?
  Çocukluğumuzda prensle prenses kavuştuğunda, mutlu sonla biten masallarla büyüdük. Çocuk aklı işte sonrasını hiç sormadık. Hep mutlu mesut geçinip gittiler mi? Yoksa hayat tamda bu nokta da sona mı eriyor da devamı gelmiyor masalların, merak dahi etmedik.
  Masal bitip uykuya dalarken,kendi prensimizi,prensesimizi düşledik. Bizde prens/prensesimize kavuştukmu mutlu sona gelecektik. (Bize bunu empoze edenler utansın)
  Gün geldi bulduk prensimizi/prensesimizi. Türlü badireler atlattık, kötü kalpli cadıları, kıskanç üvey anneleri yendik. Öptük prensesimizi/prensimizi büyü bozuldu. Ama ne bir sondu, nede prens/prensesdi karşımızda dikilen. Durduk hatıralarımızı yokladık, çocukluğumuza döndük. Masallardan farklı ne yapmıştık? Düşündük, düşündük, düşündük... Farkettik ki bütün masallar kavuşana kadardı ya sonra?
  Rapunzel'in upuzun saçlarını hergün sabırla aşkla taramışmıydı prensi? Öpüp koklamış mıydı? Yoksa kesip süpürge yapıp, eline mi vermişti?
  Ya mışıl mışıl uykusundan uyandırılan dünya güzeli? Sarayında yumuşacık bir yatağa mı sahipti? Yoksa "Yeter ya! Ömrünün sonuna kadar uyuyacak mısın? Bu sarayın hali ne? Kalk da azıcık iş yap, kahvaltımıda yatağa getir." diyen bir kocaya mı?
  Peki kurbağa prens memnun muydu yeni hayatından, yoksa bıkmış mıydı kadın dırdırından?


Perestu Sultan

20 Şubat 2012 Pazartesi

Soru Sormak

Vernon Benjamin Mountcastle adında bir nörofizyoloji profesörü ABD’de 1986’da Ulusal Bilim Madalyası almış. Bir gün öğrencilerinden biri sınıfta sormuş.
  "Prof. Mouncastle" demiş, "ben bir inceleme yaptım, Amerika’da 3200'ün üzerinde nöroloji profesörü var. Niçin siz?" 
Prof. Mountcastle, "kesin olarak bildiğimi söyleyemem, ama bir tahminim var," demiş ve ilave etmiş; "annemden dolayı. Ben ilkokuldayken arkadaşlarımın anneleri çocuklarına, bugün öğretmenin sorusuna iyi bir cevap verdin mi, diye sorarlardı. Benim annem ise, Vernon, bugün öğretmene iyi bir soru sordun mu, derdi.

Çocuk Mizacı

Zira Allahü tealanın kudreti ile ulvi ecramın, süfli cisimlerde, çeşit çeşit tesirleri daimi olduğundan, bütün halkın şekil, hal, ahlak ve tavrı, henüz ana rahminde nutfeyken rastgelen, baht ve tali'lerin tesirlerinden meydana gelmiştir.

Ana rahmine nutfe vakı olduğu saatte, baba ve annenin tali'leri hangi işteyse, o nutfenin zatına tesirle nakşbend, yani işlenmiş olur. Mesela saadet, şekavet, anlayışlı, ahmak,bahil, cömert, korkak, yiğit, sevgi, düşmanlık, hırs, kanaat, himmet ve alçaklık, fakirlik ve zenginlik, rahat ve rahatsızlık, yaşama ve yaşamama, cemâl ve kemâl, kelâl ve melâl her ne hal üzre ise, o nutfanin zatına tali' olur. Çünkü o nutfe, ceninin cisminin levfi mahfuzudur. Levhi mahfuz ise bu alemin mazharı, aynasıdır. O halde said olan o saadetini annesi karnıda bulmuştur. Şakiolan da, şekavetini anası karnından almıştır. Nitekim habibi ekrem 'sallallahu aleyhi vessellem' (Said o kimsedir ki, annesi karnında said olmuş, Şaki o kimsedir ki, annesi karnında şaki olmuştur.) buyurmuştur. 


Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri/Marifetname 261.Sayfa

İstanbul

Evin içinde bir oda, odada İstanbul
Odanın içinde bir ayna, aynada İstanbul
Adam sigarasını yaktı, bir İstanbul dumanı
Kadın çantasını açtı, çantada İstanbul
Çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm
Çekmeğe başladı, oltada İstanbul
Bu ne biçim su, bu nasıl şehir
Şişede İstanbul, masada İstanbul
Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık
Bir yanda o, bir yanda ben, ortada İstanbul
İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım
Nereye gidersen git, orada İstanbul.

Ümit Yaşar oğuzcan